üç - acımasız

"Benim adım insanların hizasına yazılmıştır.
Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu."
İsmet Özel

Okuldan döndüğümde bitiktim. Kendimi bir an önce odama atmak istiyordum. Yatağımın tam tepesine de konumlandırılabilirdim. Çok sevinirdim, birileri beni alsa, yorganımın içine koysa ve uyumam için göz kapaklarımı hemen örtmeden önce tüm düşüncelerimi silip süpürse. Çok toz olmuştu buralar. Kafamın içi tüm dünyamı kaplıyor, ruhumu ezeli bir mahzene hapsolmuşum gibi geriyordu.

Annemi görür görmez tüm bu hissiyatı bir kenara attım. Beni görür görmez gülümsedi. "Geldin mi?" diye sordu hızlıca, işaret diliyle.

Gözlerimi yumup usul hareketlerle dudaklarımı kıpırdattım. "Evet geldim."

Kollarını açtı, yüzümdeki, bedenimdeki, zihnimdeki tüm yorgunluğu iki saniyede okumuş gibi göğsünü bana bir yastık yaptı. Ben o kolların arasına burnumu çeke çeke girdim, gözlerimden boşalan tüm sancımı utanmadan sıkılmadan boşluğa ittim. Annem kollarını üstüme bir yorgan misali örttü. Yerim rahattı doğrusu, oturduğu üçlü koltuğun kalan büyük kısmını tüm bedenimle istila etmiş, annemin duymamasını ilk defa fırsat bilerek sarsılmadan, yine de kısık hıçkırıklarla ağlıyordum.

Gün Çetin hocanın dersiyle başlamış, geçen hafta aldığım haberin ardından sanki bir ölüm sessizliğine bürünen kalbim, hocanın asıl konuya ne zaman gireceğini bilmediği için o zehir zemberek anı büyük bir dikkatle beklemişti. Pimi çekilmiş bir bombayı elimde tutuyor gibi hissettim.

Ama o bombayı ben fırlatmadım.

Sınıftaki geveze erkeklerden biri "Hocam siz, yarışmaya kimi seçersem Edebiyat kulübünün başına da o geçecek demiştiniz..." diyerek fitili ateşledi.

Sonra diğerlerinden de bir bir "Evet hocam.. Yani Nurullah'ın üç senelik görevi son mu buldu şimdi?" gibi seviyesiz, sadece kaos peşinde koşan ve evet... Tek dertleri dersi kaynatmak olan fısıltılar yükseldi.

Göz ucuyla, geldiğimden beri yapmaya cesaret edemediğim şeyi yaptım ve Nurullah'a baktım.

İfadesizdi, ama onun ifadesizliğinin mutsuzluk olduğunu bilecek kadar iyi tanımıştım onu. İç çekerek önüme döndüm, bakışlarımın bakışlarıyla buluşmasından ölesiye kaçıyordum çünkü.

"Evet.." dedi o arada Çetin hoca. Gerzekleri susturdu. "Bu şansı Hümeyra arkadaşınıza daha önce verecektik ama o bunu bilinçli bir şekilde sürekli erteledi.." dediğinde Nurullah'ın bakışlarını üstümde bildim. Hissetmedim, bildim. Onca kişinin bana dönen yüzünün arasında onun gözlerinin de benim çehremde gezindiğini, tüm havsalasının hocanın kurduğu cümleye itinayla eğildiğini bildim.

Çetin hoca "Nasip bugüneymiş.." dediğinde sınıftan bir kıkırtı koptu. Komik olduğundan değildi, hoca güldüğü için gülüyorlardı.

"Nurullah'tan radyo program akışını alırsın, dergiyle ilgili evrakları da... Bu sene için güzel bir kapanış yapalım, olur mu Hümeyra?"

Kafamı sallayıp gülümsemeye çalıştım ama gülümseme işini beceremedim. Edebiyat kulübü başkanlığı adı altında Nurullah'ın üç senedir yaptığı radyo programı editörlüğü ve dergi sorumluluğu işini de elinden alarak ona tutunacak hiçbir dal bırakmamışım gibi görünüyordu. Ve bunun verdiği ağırlık hissi çok rahatsızlık vericiydi.

Ancak bir yandan, beni reddetmesinin bir karşılığı olarak görmüştüm bunu. Yani ben görmemiştim aslında. Kötücül, intikamcı ve kinci yanım görmüştü. İki haftadır, itirafta bulunmamın pişmanlığını yaşarken elbette o kötü yanım da elini boş tutmamıştı. Sesini kısık tutmaya çalışmış olsam da kızmıştım işte. Reddedildiğime sinirlenmiştim. Sanki sonu baştan hiç belli değilmiş gibi... Umutlandığım için kendime, reddedildiğim için de ona çok kızmıştım.

Çetin hoca benden onay aldıktan sonra derse geçti tabii. Ama ben ders dinleyecek durumda değildim ne yazık ki. Bu iş eninde sonunda beni Nurullah'la konuşmak zorunda bırakacaktı ve bu bile beni çokça germişti. Mideme ağrı girdiğini hissediyordum. Ki midem ağrımakta da haksız olmayacaktı.

Ders sonu geldiğinde, bizim gerzekler bir bir tebriklerini iteledi önüme, sonra bir baktım Nurullah yaklaşıyor bana doğru. Tabiatımı az da olsa bildiğini düşünüyorum, çünkü gerzeklere bizi yalnız bırakmalarını söyledi, onlar da çıkınca sınıfın kapısını kapatıp tekrar karşıma dikildi.

"Tebrik ederim..." dedi, yüzü hala ifadesizdi. Tabii artık benim dışımda sizler de bunun ne anlama geldiğini bildiğiniz için yeni bir açıklama yapmayacağım. O donuk gözlerin ardında belki de beni yeren ifadesiyle gözlerimi deldi durdu. Sessiz sessiz yutkundum.

Teşekkür falan etmedim, o da çantasını açıp oradan bir şeyler çıkarmaya girişti. "Ben hazırlamıştım, şu şeyleri..." dedi, mavi bir dosya ve birkaç kağıdı uzattı bana doğru.

"Sen artık dost olmak istemediğini söylediğinde ben bunu..." deyip duraksadı, yüzüne ciddiyetsiz bir ifade oturttu birden. "Ciddiye almamıştım.." dediğinde sözlerindeki ve suratındaki tezata odaklanmamı beklediğini biliyordum.

İfademi bozmadan ona baktım, ama suratımın nasıl bir ifade ihtiva ettiğinden de habersizdim.

"Sen bilirsin.." diye devam etti. "Dost kalmak istemiyorsan da sen bilirsin, severek yaptığım tek işi elimden almakla mutlu olacaksan, seni üzmemin karşılığı buysa hiç sorun değil... Ama..."

O amadan sonra gelecek cümlenin kalbimi kıracağını hissettim.

"Ama bu işi götürebileceğine inanmıyorum, yalan söylemeyeyim..."

"Neden?" diye sordum, aslında biliyordum nedenini.

"Yetkin görmüyorum seni. Yarışmaya neden senin metnin gidiyor anlamıyorum, benim edebiyat anlayışımla neden seninkinin karşılaştırıldığını da anlamıyorum... Neden..." Sesi yükselmişti. "Neden senden kurtulamadığımı bilmiyorum."

Gözlerimin dolduğunu hissederek ona bakmaya devam ettim.

"Biz.. Arkadaşız sanmıştım." dedim, "Böyle düşündüğünü bilm.."

"Biliyordun!" diye haykırdı. "Dostluğumuz ayrı, yeteneklerimiz ayrı. Seni, kendi kulvarımda görmediğimi, hiçbir zaman da görmeyeceğimi adın gibi biliyordun. Sana hiçbir zaman yalan söylemedim.."

"Bu kadar acımasız bir bakış açısıyla benimle arkadaşlık kurmuş olman..."

"Senin de bu samimiyete binaen bana aşık bile olmuş olman..." dediğinde gözlerimi yumdum. Yaşlar aktı.

"Sen beni kendi kulvarında görmeyebilirsin, ama ben elimden geleni yaptım ve karşılığını aldım.." sesimi yükselterek konuşmam pek hoşuna gitmedi, hala elinden almadığım evrakları gözümün önüne tuttu. Onları aldım, o da hiçbir şey söylemeden çıktı gitti.

Evin yolunu nasıl tükettim bilmiyorum.

Yol boyunca kendi kendime, onun haklı olduğunu fısıldadım durdum. Başından beri, onun beni kendisinden daha altta bir yerlerde gördüğünü biliyordum. Söz konusu edebi zevki yarıştırmak olduğunda beni kendine rakip görmemişti. Ama tarihe bakın ki nerede edebiyat konulu bir tartışma yapılsa ve baş aktör Nurullah olsa, aktris de ben olmuştum. Bu durumdan içten içe değil, bağıra çağıra memnuniyetsizlik duyduğunu zaten biliyordum ama şimdiye kadar hiç bu kadar açık olmamıştı.

Ve bu da benim kalbimi ölümüne kırmıştı.

Beni reddetmesini değil, benim görüşlerimi bir hiç olarak görmesini kalbime dert ettim durdum. Ve kalbime, onu neden sevdiğimi de sordum. Belki de ben de onu üstün gördüğüm için...

Annem şakağıma elini koyup sırtımdan tutarak beni kaldırdı, ağladığımı fark etmişti. Soran gözlerle bana baktığında tüm düşünceler silinip gitti, sorgularımı yalnız olduğum zaman yapmaya karar vererek gözlerimi sildim. Gülümsemeye çalıştım, olmadı.

Annem işaretle, neden ağladığımı sordu.

Başımın ağrıdığını söyledim, tabii ki inanmadı.

Yorgun olduğumu, kafamı toparlayınca anlatacağımı söyledim. Bir süre gözlerime baktı, ardından beni tekrar kucağına yatırdı. İtiraz etmeden uzandım, kaldığım yeri hatırladım ve ben de ağlamaya devam ettim.

Bạn đang đọc truyện trên: AzTruyen.Top

Tags: #kalp#yürek