3. Bölüm


Multimedya: Nehir ÜNAL.

Keyifli okumalar...

Hüsran... İlmek ilmek ruhunun her zerresine işlenen boşluk hissiydi. Dalından kopmuş bir yaprak misaliydin. Öyle kimsesiz, öyle çaresiz... O rüzgârın oyuncağıydı sense bilinmezliğin kuklası...

Hayal kırıklığı... İstisnasız her gece başrolünde oynadığın filmlerin bir anda yok olmasıydı. Yanmasıydı senaryonun. Beraberinde senide kül etmesiydi.

Kıskançlık... Sana bakmayan gözlerini oyup eline vermek isterken bile o gözlere, bakmaya dahi kıyamamaktı. Ruhun kan gölünde boğulurken bedeninin mutluluğa sahte kulaçlar atmasıydı. Kıskançlıkta bir nevi ikiyüzlülüktü işte.

Acı... Kalbinin bir şey tarafından sıkıştırılmasıydı. Buna dayanamayıp yanmaya başlayan nazlı gözlerindi. Firarını engellemek için avucuna bıraktığın hilal izleriydi. Fırsat bu fırsat diyerek kafesini kırıp özgürlüğe kanat çırpmak isteyen ciğerlerindi. Ruhunun moloz yığınları altında can çekişmesiydi. Küçücükte olsa seni terk etmeyen biraz enerjiydi. Ama bu kurtulmanı sağlayacak bir güç değildi. Çektiğin ıstırabın süresini uzatmaktan ibaretti.

İsyan... Başını suçlu edasıyla önüne eğen umuduna avaz avaz bağırmaktı. Bir köşesine sindiği duvarı üstüne yıkıp onu yok etmek istemekti. Ama ruhunun duvarıydı dibine sindiği. Kolay mıydı öyle yıkmak? Bir anda yok edebilmek?

Umut, fazlasıyla yüzsüzdü. Kızsan da, sövsen de, kovsan da yine de gitmezdi. Hatta sinmekle kalmayıp zincirlerdi kendini o duvara. Ruhunun tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesiydi kendi. O acı dolu çaresiz çığlığını bahşetmesiydi. Yapabildiği tek şey buydu çünkü...

Peki, benim yaşadığım hangisiydi? Ya da hangisi daha ağır basıyordu mu demeliydim? Hepsi bir aradaydı da.

Omuzlarında biten siyah saçları, uzaktan bile belli olan bal rengi gözleri, inci gibi düzgün dişlerini sergileyen o gülümsemesi ve muhteşem fiziğiyle bize doğru... Biz? Ne ara biz olduk ki? Korel'e doğru gelen kızla hissettiklerim daha da katlanılmaz bir hal aldı.

Bakışlarımı kızdan alıp kendime yönelttim. Onun beyaz mini elbisesinin aksine giydiğim eşofmanlarıma baktım. Kırmızı rujuyla daha da dikkat çeken yüzünün aksine ben makyajsızdım. Benim doğallığım onun sanatsal çalışmasıyla kıyaslanamazdı bile. Klasik biriydim ben. Yolda yürürken karşına çıkan üç kızdan beşinde olan kahverengi gözlere sahiptim. Çirkin değildim, giderim vardı hani. Ama bu ve bunun gibi birçok kızın yanında sönük kalıyordum.

Kendimi kızla kıyaslamayı bırakıp dikkatimi Korel'e verdim. Bana bakma tenezzülünde bile bulunmayıp kıza doğru ilerledi. Attığı her adım da yere değil de kalbime basıyormuş gibi hissediyordum. Ezercesine, yok etmek istercesine...

Ben Korel'i hep böyle görüyordum zaten. Onu ilk gördüğümde bile yanında bir kız vardı. Değişen şeyler kızlar ve yaşadığım acının boyutuydu. Olmuyordu işte alışamıyordum bir türlü. Her seferinde en acısı bu diyordum daha fazlası olamaz diyordum. Ama oluyordu işte.

Sımsıkı yumduğum gözlerimi yavaşça araladım. Fırsattan istifade eden bir damla süzüldü çeneme doğru. İçimden ona da lanetler yağdırmayı ihmal etmedim elimin tersi ile silerken. Arkam dönük olduğu için görmemişlerdi bu acınası halimi. Bu kadar acı yeterli deyip ayaklarıma yürüme komutu verdim. Zor olsa da başarmıştım.

Arkamdan gelen gülüşme sesleri kulaklarımda bir uğultu bırakıp beynimde yankılanıyordu sanki. Ardı ardına akan gözyaşlarım görüşümü engelliyordu. Yine de koşmaya başladım. Onlardan uzaklaşırsam yaşadığım acıda azalacak gibi geliyordu. Oysaki hiçte öyle değildi.

Eve gelene kadar koştum. Yolda birkaç kere gözyaşlarımdan dolayı tökezlesem de düşmemiştim. Anahtarlarımla kapıyı açarken annemin daha gelmemiş olması için dua ediyordum. Ben bile bu halde aynaya bakmak istemezken başkalarının beni bu halde görmesi isteyebileceğim bir şey değildi.

Boğazımı temizleyip ''Anne?'' diye seslendim içeri doğru. Sesim yine de kendini ele veriyordu. İçerden ses gelmeyince işimi garantiye alıp annemin ayakkabısının olup olmadığa baktım. Yoktu.

Derin bir nefes alıp banyoya doğru ilerledim, bir duş alıp kendime gelsem iyi olurdu. Akan sular gözyaşlarıma karışıyordu. Duşun altında ağlamayı hak edecek kadar ne yapmıştım ki? Fazla değil miydi bu acı?

Sahi ben neden ağlıyordum?

Korel'e bu kadar uzak olduğuma mı? Aşkımın karşılıksız olmasına mı? Benden haberi bile olmamasına mı? Yoksa o kızın gözlerini oyup kalemimin arkasına takacağım bir süs yapamadığıma mı? O siyah saçlarını tek tek yolup seviyor sevmiyor yapamama mı? Omurgasını söküp evime askılık yapamayacak olmama mı? Ya da bunları yapmaya, onu kıskanmaya hakkım olmamasına mı?

Buruş buruş olan ellerime bakıp artık sudan çıkmam gerektiğini fark ettim. İç çamaşırlarımı almadığım için bornozumu giyip odama gittim. İç çamaşırlarımı ve pijamalarımı dolabımdan alıp yatağımın üzerine sertçe fırlattım. Sakin ol Katre! Sakin! Su beni pek rahatlatmamıştı.

''Katre kızım...'' Cümlesini yarıda kesip endişeli bir tavırla ''İyi misin annecim?'' dedi gözlerimin içine bakarken. Kafamı evet anlamında sallayıp hafifçe gülümsemeye çalıştım. Umarım başarılı olmuşumdur.

''Katre gözlerin kızarmış annecim. Niye ağladın? Hadi anlat güzelim.'' Şefkat kokuyordu sesi. Demek ki başarılı olamamıştım. Ama sen böyle yaparsan ben yine ağlarım. Tırnaklarımı avuç içime bastırıp bir nebzede olsa kendime gelmeye çalıştım.

''Şampuan gözlerimi yaktı ondandır.'' Dedim inandırıcı olmasını umduğum sesimle. ''Sen ne diyecektin?'' diye devam ettim meraklı bir sesle. Hâlbuki hiç merak etmiyordum sadece konu dağılsın istiyordum. ''Nehir geldi ama sen duşta olunca geri gitti. Malum pek erken çıkmıyorsun.'' Hafif bir hoşnutsuzluk hâkimdi sesine. Az önceki endişesi biraz da olsa gitmiş gibiydi.

''Tamam, üstümü giyip saçlarımı kurutayım ben onu ararım ya da onlara giderim?'' dedim sorarcasına. Gülümsedi. ''Sen bilirsin.''

''E hadi.'' Dedim sabırsız bir tonda kapıda hâlâ bana bakan anneme. Kaşlarını çatıp anlamadığını belirten bakışlar atmakla yetindi. ''Kıyafetlerimi giymem gerek.'' Utangaçça gülümsedim. Gitmeden kafasını iki yana sallarken gülmeyi de ihmal etmemişti. Ne ama utanıyordum. Bu annem bile olsa...

+++

Annemin, yürüyüş yaparken ki anlarını anlatmasına kahkahalarla gülmekten yemeğimi bile yiyememiştim doğru düzgün. Hatta bugünkü olayı yaşayan, o saatlerce ağlayan ben değilmişim gibi içten bir şekilde gülmüştüm. Annem benim ya beni mutlu etmek için elinden geleni yapmıştı.

Nehir'i aramadığım aklıma gelince kitabımın içine ayracımı koyup telefonumu elime aldım. Saat 22.05'ti. Mesaj atsam daha iyi olur diye mesaj attım. ''Napıyonnnnn : )''

''Oturuyorum : ) Sen?''

''Kitap okuyordum seni aramadığım aklıma geldi bende mesaj atayım dedim.''

''Yarın bir şeyler yapsak mı? Hem dershanede yok.'' Bir an yanlış kişimi mesaj attı diye düşünmedim değil. Genelde dışarı çıkalım, bir şeyler yapalım diyen ben olurdum.

''Kimsin sen? Nehir nerde? Ne yaptın arkadaşıma?'' Ardından da ''Sinirlenme hemen trafik ışığım :* Saat kaçta buluşuyoruz?'' yazıp gönderdim. Trafik ışığım konusuna da ayrı bi sinirlenecekti ama olsun.

Nehir sarı saçlara, yeşil gözlere sahipti. Kızınca, sinirlenince de hemen kızarıyordu. İlk kez karşıya geçmek için yeşilin yanmasını beklerken öyle kızarmış görmüştüm onu. Bende trafik ışığım diyordum o gün bugündür. Tabii bu daha fazla sinirlenmesine neden oluyordu.

''2'de?'' Geç cevap vermesi de sinirlendiği anlamına geliyordu. Gülüp ''Tamam,'' yazdım. Telefonumu yerine bırakırken dişlerimi fırçalayıp uyumaya karar verdim.

+++

Dolabımın karşısında durmuş ne giyeceğime karar vermeye çalışıyordum. En sonunda 'Aman neden bu kadar uğraşıyorum ki' deyip kot pantolonumu ve kot gömleğimi alıp giymeye başladım. Saçlarımı açık bıraktım. Telefonumu da çantama atıp odamdan çıktım. ''Anne gidiyorum ben,'' dedim salonda televizyon izleyen anneme. ''Dikkatli ol. Gecikme.''

''Tamam.'' Dedim uzatarak. Annemin terliğini ayağıma geçirip asansörü çağırdım. Artık ayakkabılarımı giyebilirdim.

Sitenin bahçesine göz gezdirdiğimde Nehir'i bulamadım. Saat tam ikiydi oysaki. Neyse birazdan gelir deyip çocuklar için yapılan mini parka doğru ilerledim. O gelene kadar biraz salıncakta sallanabilirdim. Gerçi bir kere bile sallanamamıştım. Anca oturmakla yetinebiliyordum. İnsan biraz bizi de düşünüp daha büyük bir şeyler yapardı. Düşüncesiz mahlûklar! Sanki salıncaklar sadece çocuklar için var.

''Hadi gidelim.'' Arkamdan gelen heyecanlı sesin sahibine doğru döndüm. Tek kaşımı kaldırıp ''Hayırdır?'' dedim şüpheli bir tonda. ''Yok bir şey.'' Bir şeyleri geçiştirmeye çalıştığı belliydi. ''Sen niye bu kadar süslendin ki? Makyaj falan. Ne iş?'' Yavaş yavaş ona doğru ilerledim.

Omuz silkti. ''Değişiklik olsun istedim.'' Neyse elbet bu süsün nedenini anlardık. Siteden çıktığımızda ben sağa Nehir ise sola dönmüştü. ''Otobüs durağı bu tarafta, dolmuşlarda buradan geliyor.'' Dedim sağ tarafı işaret ederken. Anlamsız bakışlarım aklıma gelen şeyle sırıtmaya dönüştü. ''Tabii ya Baran!'' Sırıtmam genişledi.

Nehir kızaran yüzünü saçlarıyla gizlelerken ''Ne alaka ya. Sen hep oradan gidelim diyorsun diye yani. Yoksa yok öyle bir şey.'' Dedi saçmalayıp. ''Hoşlanıyorsun işte Baran'dan. Neden bunun aksiymiş gibi davranıyorsun ki?'' dedim yumuşak bir tonda.

Kaçamak bir bakış atıp sinirli bir tavırla konuştu. ''Hoşlanmıyorum!'' Her seferinde bunu yapıyordu. Baran'dan hoşlandığını hep gizliyordu, inkâr ediyordu. Kendine bile itiraf edemediğine emindim. Ve bu da nedenini anlamadığım olaylar arasındaydı. Fazla üstelemeyip ''Dönüşte oradan gelsek?'' dedim sorarcasına.

Gözlerini merakla gözlerime dikti. ''Ne oldu ki? Sen hep oradan gitmek isterdin.'' Neden böyle bir şey istediğimi anlamamıştı. Bende iki gündür olan her şeyi ona anlatmaya başladım.

Alışveriş merkezine geldiğimizde ''İşte böyle...'' Dedim sonralara doğru çatallaşan sesimle. ''Ve sen bana bunları yeni anlatıyorsun.'' Sinirlenmişti. ''Hatırlamak bile istemediğim şeylerdi. Onunla tanışmayı hiç böyle hayal etmemiştim.'' Hayal kırıklığım sesimden taşıyordu.

''O, öyle biri işte Katre. Kızların peşinde koşmaz, peşinden koşturur. Şerefsizin teki işte! Gördü tabii seni böyle 'safsal' bir şey dalga geçmeyi ihmal etmemiş.'' Onaylamaz bakışlarımla gözlerinin tam içine baktım.'' Ne? Yalan mı?'' Diyerek kendini savunmaya başladı.

''Saf neyse de salak kısmına pek katıldığım söylenemez.'' Yarım yamalak gülümsemeye çalıştım. Bana saf ve salak kelimelerinin karışımı olan 'safsal' diyordu. Kıkırdayıp koluma girdi. ''Bugün onları düşünüp kendimizi üzmek yok.''

+++

Alışverişimizi daha da eğlenceli hale getirmek için birbirimize saçma, komik ve asla giymeyeceğimiz tarzda kıyafetlerle küçük bir defile düzenlemiştik. Hatta birçoğuyla anı ölümsüzleştirmiştik. Kimi insanların kınayıcı, kimi insanların alaycı, kimi insanlarında kaçıkmışız gibi olan bakışları bile kahkahalarımızı kesmeye yetmemişti.

Kasada aldıklarımızın parasını ödeyip çıkışa yöneldik. Yüzümde hâlâ varlığını koruyan gülümsemem bulunduğumuz mağazaya doğru gelen esmeri görmemle sinsi bir sırıtışa dönüştü. Dünün aksine pantolon ve göbeğini açıkta bırakan bir tişört giymişti.

Çantamda bir şey arıyormuş gibi yapıp biraz daha yaklaşmasını bekledim. Tam zamanı deyip yürümeye başladım. Şuan olan 'Körün istediği bir göz Allah'ın verdiği iki göz,' tabiriydi. Çalan telefonunu çantasından durup almak yerine bir yandan telefonunu arayıp diğer yandan da yürüyordu. Fırsat bu fırsat deyip ona biraz daha yaklaştım ve sağ ayağımla çelmeyi taktım.

Hay aksi! Ben bu kapıdaki güvenlik sistemini unutmuştum. Yeri öpmesini beklerken o güvenlik sistemine bir koala gibi yapışmıştı. 'Neyse canım en azından kafasını sert bir şekilde çarptı.' Diyerek kendimi motive ettim. Hem şuan bulunduğu pozisyon ve insanların bakışları da yeterdi ona.

Daha ne olduğunu anlamasına izin vermeden ''Dikkat etsene! Yürüyemiyorsan giyme bacım o topukluları.'' Dedim sert bir tonda. Sanki çelmeyi takan ben değilmişim gibi sinirle homurdanıp Nehir'e doğru ilerledim. Yanına geldiğimde ''Hiç vazgeçemeyeceksin dimi?'' dedi gülerek. ''Hiç.'' Dedim aynı şekilde.

+++

Ömrümün sonuna kadar bir sahafta yaşayabilirdim. Derin bir nefes alıp ciğerlerime, kitabın o huzur veren kokusuyla dolmasını sağlardım. Her bir kitap yeni bir hayat, bambaşka bir dünyaydı benim için. Raftan kim bilir kaç aydır dokunulmamış bir kitabı elime alıp üzerindeki tozunu üflerdim. Daha sonra kitabın sararmış sayfalarını hızla çevirmek isteyip ama bir şey olacak korkusuyla yavaşça çevirip burnuma gelen mürekkeple karışık toz kokusunu keyifle içime çekerdim.

Keşke her kitapçıya girdiğimizde eski bir sahafa gitmişiz gibi buram buram o kitap kokusunu alabilseydik. Sıkıntıyla nefesimi dışarı verip Mehmet Ali Kılınç'ın – Yalnızca Yalnızım kitabını aramaya başladım. Her ne kadar yorulmuş olsak da, Nehir'le kitapçıya da uğrayalım öyle eve gidelim demiştik.

Aradığım kitabı bulunca yüzümdeki o gülümsemeyle ona doğru ilerledim. Yavaşça raftan alıp kokladım. Sahaftaki eski bir kitap olamazdı ama idare ederdi. Büyülü atmosferimi yan taraftan gelen Nehir'in sesiyle bölmek zorunda kalmıştım. Adımlarımı hemen o tarafa yönelttim. Gördüğüm manzara şaşırmama neden oldu.

Nehir kitabın bir ucundan karşısındaki de diğer ucundan tutmuş çekiştiriyorlardı. Birbirlerine attıkları öldürücü bakışları da unutmamak gerekti. Yahu ben dokunmaya kıyamıyorum kitaplarıma bunların yaptığına bak. Ama şaşırdığım olay tabii ki bu değildi. Nehir'in karşısındaki çocuktu yani Baran. Baran ve kitap? 'Önyargılı olma Katre!' dedim kendime kızarcasına ve yanlarına gittim.

''Bırak diyorum ya bırak!'' dedi sinirli bir tonda Nehir.

Kaşlarını kaldırıp ''Allah Allah niye sen değil de ben?'' dedi Baran. Bakışlarının aksine Nehir'in sinirlenmesinden keyif alır gibi bir hali vardı.

''İlk ben aldım. Şimdi çek şu fırın küreği gibi olan ellerini kitabımın üzerinden.'' Dedi bir anda kitabı kendine doğru çekerken. Ama Baran'ın tek eliyle tuttuğu kitabı, Nehir iki eliyle tutmasına rağmen alamamıştı. Anlaşılan Baran bilerek kitabı onun elinden almıyordu. Yoksa tek hamlesine bakardı. Nehir, girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine küçük bir çocuk gibi ayaklarını yere vurup sinirle bağırdı. Bu Baran'ın küçük çaplı bir kahkaha atmasına neden oldu.

Sanırım Nehir de bu manzara karşısında küçük çaplı bir kalp krizi geçiriyordu. Bunu gözlerindeki ifadeden anlayabiliyordum. Her ne kadar kendine bile itiraf edemese de karşısındaki hoşlandığı çocuktu.

Olayı izlemeyi bırakıp ''O kitaptan bir tane yok...'' elimle rafı işaret ettim. ''Alın işte bunlardan bir tanesini.'' Dedim sanki onlar bunun farkından değilmiş gibi. İkisi de benim orda olduğumu yeni fark etmişçesine bana döndüler. Birbirlerine attıkları öldürücü bakışların hedefi bu sefer bendim. Sevecen bir tavırla gülümseyip ellerindeki kitabı bir anda çekip aldım. Vay be tahmin ettiğimden de kolay olmuştu.

Onlar ne olduğunu anlayana kadar aldığım kitabı sol elimle arkama sakladım. Sağ elimle de raftan iki tane Hikmet Anıl Öztekin'in Eyvallah kitabını aldım. Birini Nehir'in diğerini de Baran'ın eline tutuşturdum. Yaşlı bir teyze edasıyla '' Utanmıyor musunuz çocuk gibi kavga etmeye! Cık, cık, cık!'' Dedim kınarcasına.

Baran beni boğmak için o bir kaşık suya bile ihtiyacı olmayan bakışlarıyla bir şeyler homurdandı. Tam anlamadım ama sanırım küfretmişti. Terbiyesiz! Nehir'e de ters bir bakış atıp sinirle yanımızdan ayrıldı. Ne zaman tuttuğumu hatırlamadığım nefesimi seslice dışarı verdim.

Baran'ın gözden kaybolmasıyla bana dönen Nehir, eliyle kendini gösterdi. ''Bana cazgır dedi. Bana!'' İnanamadığını beliren bir tavrı vardı. ''Boş ver şimdi onu ve ne dediğini. Al bakalım.'' Dedim arkama sakladığım kitabı uzatırken. Sinirli ifadesi yerini kocaman bir gülümsemeye bırakırken kitabı alıp sarıldı.

Sonrasında ''Teşekkür ederim. Teşekkür ederim, çok çok çok teşekkür ederim.'' Deyip boynuma atladı. Şokun üstüne bide boğulma tehlikesi geçiriyordum. ''Nehir! Boğuluyorum.'' Boğuktu sesim. Bir yandan da elimle uzaklaştırmaya çalışıyordum onu. Ama farkında değilmiş gibi ''Teşekkür ederim, teşekkür ederim...'' demeye devam ediyordu. Son çare kolunu cimcikledim. ''Boğuluyorum.'' Dedim sesim daha da boğuklaşmıştı.

Kendine gelip beni bıraktığında derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan oksijen, öksürük krizine girmeme neden oldu. Nehir bu sefer '' Özür dilerim, özür dilerim...'' demeye başladı üzgün sesiyle. ''Mümkünse sen bir daha bana teşekkür etme.'' Dedim bir nebzede olsa kendime gelebildiğimde. Sesim hâlâ pürüzlüydü.

Dudaklarını büzüp yavru köpek bakışlarıyla bana bakmaya başladı sözlerimin üzerine. Onu takmayıp Yalnızca Yalnızım kitabımı almak için yürümeye başladım. Ses gelince kitabımı oraya bırakmıştım. Peşimden gelen Nehir'in bakışlarının değişmediği gördüğümde gülümseyip koluna girdim. Sonunda kendime gelebilmiştim.

+++

Eve geldiğimde annem yoktu. Yürüyüşe çıktığına dair bir not yapıştırmıştı odamın kapısına. O gelene kadar üzerimi değiştirip, aldıklarımı yerleştirmiştim. Zil sesi evde yankılanırken salondaki koltukta uzanmaya devam ettim. Büyük bir ihtimal annemdi oda anahtarıyla açardı kapıyı. Israrla çalan zile karşılık oflayarak kalkıp adımlarımı kapıya doğru yönelttim. Anahtarını unutmuştu anlaşılan.

Ayaklarım fena halde ağrıyordu. Bugün fazlasıyla yorulmuştum gerçi bir o kadar da eğlenmiştim. Israrla çalınan zille tekrar ofladım. ''Geldim, geldim!'' diye bağırmayı da ihmal etmedim. Kapıdaki tamda tahmin ettiğim gibi annemdi. Sinirle bana bakması beklediğim bir şeydi ama sinirine ek olarak elindeki bir demet kırmızı gül... İşte bunu beklemiyordum.

Gülleri soramadan annem '' İki saat ne yapıyorsun da açmıyorsun kapıyı?'' dedi sinirli bir tavırla içeri geçerken. ''Anahtarınla aç sende Allah Allah ya.'' Dedim bende aksi bir tonda. Bana ters ters bakıp salona gitti. Kapıyı kapatıp peşinden ilerledim.

''Ne bu?'' Elindeki gülleri hava kaldırmış sallıyordu. Sinirli olduğu her halinden belliydi ve sesine de fazlasıyla yansıyordu. Neden böyle bir soru sorduğunu anlamasam da ''Çiçek,'' dedim son heceyi uzatıp.

Gözlerini sımsıkı yumdu. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu anlaşılan. Parmak boğumları sıkmaktan beyazlaşmıştı. Bir süre daha öylece bekledik. Gülleri sert bir şekilde bana verirken '' Duş alıp geliyorum. O zaman konuşacağız bu çiçek mevzusunu.'' Dedi sinirle. Çiçek derken de taklidimi yapıp son heceyi uzatmıştı.

Banyoya ilerlerken 'Hah! Sürgün melekmiş!' diye sinirle homurdandığını duysam da bir anlam vermemiştim söylediğine. Niye bu kadar sinirlenmişti ki? Ayrıca güller...

Yok artık! Güller bana mıydı? İyi ama kimden?

Annesinin homurdanarak söylediği 'Sürgün melek' ve gülleri kimin gönderdiği hakkında bir fikri olan var mı? 

Bạn đang đọc truyện trên: AzTruyen.Top