9. Bölüm
Multimedya: Poyraz ve Katre
Hayırlı Cumalar
Biliyorum sıkıcı bir bölüm oldu ama yine de keyifli okumalar...
Sol elimle kafamı tutup öylece ona bakmaya devam ettim bir süre. Ah! Kafamda az ağrımıyordu hani. Ona nasıl beden be mübarek! Duvar gibi... Gözlerimi birkaç kere yumup açtım elimle de hafifçe başımı ovdum. Biraz da olsa kendime gelebilmeliydim.
Öfke, korku, şaşkınlık, acı... Yine birçok duygu bir aradaydı.
Ben neden birçok duyguyu her seferinde bir arada yaşıyordum ki? Sadece korktuğum ya da sadece şaşırdığım olmuyordu. İlla ek olarak birkaç duygu daha oluyordu. Sanki çok lazımmış gibi...
''Kıyamam ya acıdı mı?'' dedi sahte bir hüzünle. Kaşlarımı mümkünmüş gibi daha da çatıp ona bakmaya devam ettim. ''Gel bir bakayım bir şey olmuş mu?'' Bana doğru bir adım attı. Kendimi hemen geri çektim. Zaten sinirliydim bide onun sahte ilgisini çekemezdim.
Hele bana dokunmasını asla!
Kötü kötü bakmaya devam edip yanındaki boşluktan ilerlemeye başladım. ''Hey dur dur! Yok öyle hemen gitmek.'' Dedi sol kolumu tutup. Sinirle kolumu ellerinden çektim. Birkaç adım gerileyip 'Ne var?' dercesine yüzüne baktım.
Bir süre bana öylece baktı hiçbir şey söylemeden. Yüzündeki ifadeden bir şey anlaşılmıyordu. Gözlerinde o sinsi yılan bakışı varlığını koruyordu hâlâ. Ama bir şey daha vardı gözlerinde, anlamlandıramadığım bir şey...
''Bu yıl içinde konuşmayı düşünüyorsundur umarım.'' Dedim bıkkınlıkla. Bakışlarından gerçekten de rahatsız oluyordum. Tamam, yakışıklıydı, su yeşili gözleri hoştu falan ama içinde barındırdığı anlam... İşte o öyle değildi. Böyle tarif edemesem de içimdeki sesin ondan uzak dur diye haykırmasına neden olan bir şeyler vardı o bakışlarda.
Sinirle nefesini dışarı verdi. Sanki söyleyeceği şey ona zor geliyormuş gibi bir hali vardı. ''Beni kandırdın.'' Dedi dişlerinin arasından. Gözlerindeki ifadeye şimdi saf öfke hâkimdi. Demek beyefendimizin egosu zedelenmişti. Ne kadarda umurumdaydı anlatamam!
Öylece ona bakmaya devam etim. İçimden bir şey söylemek gelmiyordu. Aklıma da söyleyecek bir şey gelmiyordu ya o da ayrı mesele. Tekrar açtığı ağzını çalan telefonuyla kapatmak zorunda kaldı. ''Ne?'' dedi öfkeyle telefonunu açıp. Gözleri hâlâ bendeydi.
O nasıl bir kabalık, ukalalık öyle ya? Ne sanıyordu ki kendini mafya babası falan mı? Nefesimi seslice dışarı bırakıp yürümeye başladım. Onun keyfini bekleyecek halim yoktu! Ayrıca kapıyı suratına kapattıysam kapattım ne var yani bunu dünya meselesi haline getirecek anlamıyorum ki? İnanmasaydın! Sanki salaklığın benim suçum!
Görüş alanıma giren dershaneyle istemsizce ofladım. Alışkanlık gibi bir şey olmuştu bu bende. Tam görüş alanıma girdiğinde artık otomatikman oflamaya başlıyordum. 'Kendine gel Katre! Artık güzelce dersleri dinlemen, düzenli bir şekilde not tutman, eve gidince de verimli bir şekilde çalışman gerek!' dedim kendime kızarcasına.
Sağ kolumun sertçe tutulmasıyla sol kolumdaki çantayı hemen kafasına geçirdim. Dün akşam o kadar çalışmıştım olum ben. Yok, öyle kolay lokma senin karşında! Kendimden emin duruşum ve yüzümdeki gülümsemeyle bedenimi ona doğru döndürdüm. Yok artık ama ya!
İşte şimdi bittim! Kelimenin tam anlamıyla hem de... Sertçe yutkundum. Tırnaklarımı avuç içime bastırdım. Korktuğunu belli etme Katre! Derin bir nefes al. İşte böyle.
''Kıyamam ya acıdı mı?'' dedim taklidini yapıp. İşte böyle korktuğunu belli etme. Kafasını tutmaya devam ederken bir küfür daha savurup doğruldu. Aniden bana doğru yaptığı hamleyle hemen geri çekildim. Beni tutmak için uzattığı eli havada asılı kalmıştı.
Dün akşamın faydaları işte diye geçirdim içimden.
Bunu beklemediği belliydi. Ama hemen yüzündeki şaşkınlığı yok etti ve eskisinden bile daha kötü olan bir ifadeyle bana baktı. Korktuğunu belli etme Katre dedim bir kez daha kendime. 'İşte böyle! Aferin Katre!' diye kendi kendimi tebrik etmeyi de ihmal etmedim.
''Sinsi sinsi gelmeseydin. Nerden bileyim ben senin hırsız ya da sapık olmadığını?'' dedim suçlunun o olduğunu belirtip. Kasılan çenesi, sıkmaktan beyazlayan parmak boğumları ve avına odaklanan sinsi yılan bakışları karşında bu şekilde durabilmem bile mucizeydi. Ki ben içimdeki depremleri yok sayıp hiçbir şey olmamış gibi konuşuyordum. Kesinlikle bir şükür namazı kılmalıydım.
Ellimi kaldırıp konuşmasına izin vermedim. ''Cidden sıkıldım. İnanman benim suçum değildi. Bu çanta olayı da aynı şekilde!' Dedim keskin bir tonda. Elimle önce kendi kafamı sonrada onun kafasını işaret ettim. ''Ödeşmiş olduk.'' Çantamı koluma takıp yürümeye başladım. Hiç onunla ve zedelen egosuyla uğraşamazdım.
Adımlarımı birden hızlandırdım. Peşimden gelecek diye korktuğumdan değil de dershaneye geç kalmak istemiyordum. Sonuçta bir dersin ilk on dakikasına geç kalınca hemen yok yazılıyordun. Ve ailene o derse girmediğine dair mesaj atılıyordu. Hem sen daha dershaneden çıkıp eve gidemeden mesaj gitmiş oluyordu. Eğer geç kaldıysam annem bu sefer beni kesin öldürürdü. Evden baya erken çıkmıştım da... Malum dün gece olanlardan sonra geç kalamazdım.
Annemde bir tuhaftı. Ne vardı sanki bu kadar abartacak? Alt tarafı gözüne biber gazı sıktım. Sanki bıçak çektim. Ayrıca yanlışlıkla oldu! Hem en az bin kere 'öyle pat diye girme odama korkuyorum' demiştim ona. Suç onundu bi kere!
+++
''Bir an hiç bitmeyecek sandım.'' Dedi Nehir arkasını dönüp bana bakarken.
''Aynen.'' Diye onayladım onu ve tahtadakileri not almaya devam ettim. Kolum koptu be! Yaz yaz bitmiyor.
''Gözlerimi yaşartıyorsun.'' Alaylı sesine karşılık ters bir bakış attım. Bundan sonra böyleydi. Çalışkan Katre olacaktım. Yani inşAllah...
''Sabah gelirken Poyraz'ı gördüm.'' Dedim kalemimi defterimin arasına koyup kapatırken. Sonunda bitmişti.
''Poyraz? Hangisiydi o?'' Hatırlamadığı sesine ve yüzündeki ifadeye de yansımıştı.
''Asansördeki.'' Dedim hoşnutsuzlukla. Sinsi yılan bakışlı varlıktan cidden hiç hoşlanmamıştım. Umarım bu onu son görüşümdür.
''Bir şey dedi mi? Konuştunuz mu? Ya da bir şey yaptı mı?'' Yeşil gözleri merakla parlıyordu. Başımı sallayıp anlatmaya başladım. Ama dün akşamı anlatırken hoca geldiği için yarım kalmıştı sözlerim.
''Bir kâğıda yazda ver bana.''
''Dersi dinleyip, not almalıyım Nehir. Çıkışta anlatırım.'' Dedim büyük bir ciddiyetle.
Gözlerini kocaman açtı. ''Bugün Cuma değil dimi?''
''Cık Çarşamba. Neden ki?''
''Oh be!'' Rahatlamış tavrı kaşlarımın çatılmasına neden oldu. ''Cuma olsaydı cidden kıyamet kopacak diyecektim.''
''Dön önüne trafik ışığı!'' dedim hafif kızgın bir sesle. Dil çıkarıp önüne döndü.
Biten sadece geometri dersi değildi. Bende bitmiştim. Kimyadan sonra geometri dersi hiç olmamıştı. Yahu beynim duman attı resmen!
Merak ve heyecanla hemen bana dönen Nehir'e ''Bir şey olmadı ya işte öyle kendi kendime taktik çalıştım. İnternetten falan video izle-''
''Ya Hülya Teyze'nin geldiği ana gel! Anlattın buraları.'' Diye böldü cümlemi sabırsızlıkla.
''Yüzüne spreyi sıktım. Ama suç onundu öyle pat diye girmeseydi dimi ama?''
Kahkahalara boğulan Nehir'le benimde gülesim geldi ama olay sonrası da aklıma gelince; geldiği gibi gitti gülme isteğim. Sıkıntıyla iç çektim.
''Sen... sabah ondan... benden... önce gelmiştin... dershaneye.'' Dedi gülmekten yarım yamalak konuşup. Çantamı toplamaya başladım. ''Gülmede hazırlan!'' dedim kızgınca. Bitmek bilmeyen kahkahalarına bir yenisini daha ekleyip hazırlanmaya başladı.
+++
Zilin sesiyle koşarak kapıyı açtım. Annemi bekletip daha da kızdırmaya hiç niyetim yoktu. ''Hoş geldin.'' Dedim gülümseyerek.
''Hoş buldum.'' Yorgundu sesi. Anlaşılan sıpalar yine annemi yormuştu. Annem sınıf öğretmeniydi ve bu yıl ikinci sınıf olan öğrencileri onu bir hayli yoruyorlardı.
Tabii ki her mesleğin kendine göre zorluğu vardı ama öğretmenlik farklıydı. Milletin çocuğuyla uğraşmak, yaramazlık yapsa bile ona kızamamak, ağzının ortasına iki tane çakamamak cidden zordu. Sabır istiyordu. Hiç benlik bir şey değildi. Hatta annem bana 'sen öğretmen olsan ilk günden meslekten atılırdın' derdi hep.
''Katre hazırlan markete gideceksin. Akşama misafirlerimiz var oylanma sakın.'' Dedi keskin bir tonda. ''Tamam.'' Derken odama doğru yol almıştım bile.
Marketin sahibinden bile çok gidiyordum markete. Hatta çalışanların bile izinli olduğu gelmediği günler oluyordu ama ben her gün gidiyordum. Tamam, her seferinde annem bir şey almaya gönderdiği için değil de kendime abur cubur almaya gittiğimde oluyordu. Ama bu benim sürekli markete gittiğim gerçeğini değiştirmiyordu.
Dolabımdan kot pantolonumu ve Adidas eşofman üstümü alıp giymeye başladım. Saçlarımı da tepeden sıkı bir topuz yaptım. Ama olmadığı için açıp tekrar yaptım. Tekrar, tekrar ve tekrar...
Of! Resmen salağın önde gideniydim! Tişörtümü çıkarmadığım için ev topuzum bozulmamıştı doğal olarak. Niye tekrar açıp yapmaya çalıştıysam...
Tekrar yapmaya çalıştığım topuzun olup olmadığına baktım aynadan. Eh işte fena sayılmazdı. Aman ya! Görende düğüne gideceğim sanacak. Oldu işte ne uğraştıysam bu kadar?
''Hazırım.'' Dedim odasından çıkan anneme. Elindeki parayı uzatıp ''Geç kalma sakın. Dikkatli git.'' Deyip mutfağa doğru gitti. Bende hızlıca evden çıktım.
Zihnimin duvarları ardından çıkıp bana göz kırpan Korel'le yüzüme buruk bir tebessüm yerleşti.
Bugün Korel'i görmemiştim. Eve gidince resimlerine baksam iyi olacaktı. Gerçekten çok özlemiştim onu. Hayatımda hiç dokunmadığım... Ah pardon! Dokunmuştum dimi ben ona? Akşam yattığı kızı, sabah ellerinden kurtarmak için dokunmuştum ona.
Yine acıyı hissettim tüm bedenimde. Ben onun fotoğraflarına bile dokunmaya kıyamazken, diğer kızların onunla... Derin bir iç çektim. Devamı getirmeye bile takatim yoktu.
Ah be Korel! Ah!
Seni sevdiğimden, sana kızdığımdan, sana küstüğümden sonra dayanamayıp barıştığımdan, seni merak ettiğimden, sana kırıldığımdan, senin için hıçkırıklara boğulduğumdan, fotoğraf bile olsa sana baktığımda yaşadığım heyecandan, adın geçince bile bir an görevini unutan kalbimden sonra yaptığı unutkanlığı telafi etmek istercesine fazla mesai yapmasından, uykusuz kaldığım gecelerden, senli hayallerimden... Hiçbirinden haberin yok.
Hatta varlığımdan bile haberin yok...
Sıkıntıyla bir kez daha iç çektim. Dolan gözlerimle gökyüzüne baktım. Derin bir nefes daha alıp birkaç adım ilerimdeki markete doğru hızlı adımlarla yürüdüm.
Elime alış veriş sepetini alıp ilerlerken bir yandan da cebimden annemin hazırladığı 'alınacaklar listesini' çıkardım ve başladım sepeti doldurmaya. Dolan sepetime birkaç çikolatada atıp hızla kasaya doğru yürüdüm. Of ya! Daha bunları eve taşıması vardı. Şimdiden yoruldum oysaki...
Aldıklarımın parasını da ödeyip poşetlerimi aldım. Of be amma da ağırmış.
Asansöre yaslanıp beşinci katın düğmesine bastığımda kendimi yere atmamak için zor tutuyordum. Cidden çok yorulmuştum. Açılan kapıyla poşetlerimi alıp çıktım. Artık yürümüyor resmen ayaklarımı sürüye sürüye ilerliyordum.
Sinirle zile basıp ayakkabılarımı çıkarmaya başladım. Annem kapıyı açar açmaz ''Öldüm resmen! Araban var gelirken al niye beni gönderiyorsun ki? Tamam, zaman kaybetmek istemiyor olabilirsin alışverişle ama bu kadar da çok eşyayı ben nasıl taşıyayım? Bir düşün dimi?'' dedim sinirle ve içeri geçtim hızla. Kendimi koltuğa yüz üstü attım.
Allah'ım resmen her hücrem ayrı ayrı isyan ediyor!
''Ekmekler nerde?'' diye mutfaktan bağıran annemle sinirlerim tavan yaptı. Ya sabır! Sanki yazdın da ben almadım. Kıpırdamadan uzanmaya devam ettim. ''Ekmek almamışsın Katre.'' Dedi annem sinirle yanıma gelip.
''Çünkü al demedin.'' Hem yorgunluktan hem de yüz üstü uzanmaktan dolayı boğuk çıkmıştı sesim.
Sinirle ''Katre!'' diyen annemle doğrulup cebimden parayı ve listeyi çıkardım. ''Yazsaydın!'' dedim sertçe sehpaya bırakırken elimdekileri. Anneme ters bir bakış atıp sinirle odama gittim.
Tam otuz üç dakikadır yatağıma sırt üstü uzanmış boş boş tavana bakıyordum. Yorgunluğum hâlâ vardı ama eskisi kadar çok değildi. Bu süre boyunca annem hiç gelmemişti. Hadi hayırlısı...
''Katre?'' dedi yavaşça kapıyı açan annem. Atalarımızın bu konuyla ilgili iki farklı sözü olsa da konu annem olunca tabii ki 'iyi insan lafının üstüne' sözü daha uygun oluyordu. Konuşmasına izin vermeyip ''Gitmeyeceğim!'' dedim keskin bir tonda ve sırtımı anneme döndüm.
Yirmi bir dakika gibi bir süre boyunca annem gitmem yönünde bende aksi yönde tartışıp durduk. Sonuç mu? Fırına gidiyorum! Sıkıntıyla nefesimi dışarı verdim. Misafirlere, fırının hemen evimizin karşısında olmamasına, Ceren'e, 2S'ye, Poyraz'a, fiziği ve geometriyi bulanlara ve daha birçok kişiye söve söve ilerlemeye devam ettim.
Ekmeklerimi alıp dışarı çıktığımda gözüm Korel'in arabasına takıldı. Arabası buradaysa kendisi de burada olmalıydı. Sakin ol Katre sakin! Hemen etrafımda göz gezdirdim. Ama yoktu. Acaba hangi dükkâna girmişti? Allah'ım lütfen onu göre-
Birinin sertçe omzuma çarpmasıyla öne doğru sendeledim. Başım otomatikman kim olduğunu öğrenmek için hareketlenmişti bile. Korel'di. Onun yüzünden duam da yarıda kalmıştı. Ya da daha bitirmeden gerçekleşti mi demeliydim? Cebinden arabasının anahtarlarını çıkarıp hızla binip gitti. Fazlasıyla acelesi vardı sanırım. Neyse bunu sonra düşünürdüm. Korel hızla yürüyüp bir yandan da cebinden anahtarını çıkarırken yere 'tık' diye düşen şeyi fark etmemişti. Birkaç adım daha attım ve eğilip aldım.
Yorumlarınızı merakla bekliyorum. Mesela Korel ne düşürmüş olabilir?
Bạn đang đọc truyện trên: AzTruyen.Top